Kuran’da Evrim Görüşü

21 01 2010

Sâffât: 11′e göre insan tîn-i lâzib (yapışkan çamur)dan yaratılmış, Hicr: 26′ya göre insan hame-i mesnûn (uzun süre suyla karışıp cıvımış yahut kokuşmuş çamur)dan yaratılmış, Nûh: 13′e göre insan çeşitli aşamalardan geçirilerek yaratılmış, Nûh: 17′ye göre insan bitki olarak yaratılmış, Kıyamet: 37′ye göre insan nutfe (sperm)den yaratılmış, İnsan: 2′ye göre insan nutfe-i emşâc (zigot denilen döllenmiş yumurta)dan yaratılmıştır.

İnsanın topraktan yaratıldığını bildiren ayet, toprağın birden insan oluverdiğini değil, insanın yaratılışının, kökeninin topraktan başladığını ifade eder. Nitekim, “O’dur ki, yarattığı her şeyi güzel yaptı ve insanı yaratmaya çamurdan başladı” (Secde: 7) ayeti, bu gerçeği net biçimde ortaya koyar. A’râf: 11′e göre insan önce yaratılmış, sonra biçime konmuş, sonra meleklere, insana secde etmeleri yani boyun eğip hizmet etmeleri emredilmiştir. Tâhâ: 118-119′da insanın, acıkma ve susama duyularının olmadığı bir aşamasına işaret edilmiştir.

İnsan, birdenbire oluvermiş basit bir yaratık değil, belki milyonlarca yılda özene bezene, ıstıfâ ile (seçile ayıklana) yaratılmış bedensel varlıkların en şereflisi olan bir yaratıktır. Yüce Allah, suyla kanşmış çamuru insan olma yoluna yöneltmiş, kala kala vasfı değişen bu çamurdan oluşan hücreler süzüle süzüle aşamalardan geçerek insan düzeyine ulaşmıştır.

Âl-i İmrân: 59. ayette Adem’in, topraktan yaratıldığı ifade edilmektedir. Bu anlamdaki ayetler, Adem’in kökeninin topraktan yaratıldığı anlamına gelir. Çünkü Fatır: 11, Enam: 2, Mü’min: 67, Rum 20. ayetlerde bütün insanların da topraktan yaratıldığı belirtilmektedir. Nasıl bu ayetlerdeki topraktan yaratılma ifadesi, köken itibariyle topraktan yaratılma şeklinde anlaşılıyorsa Adem’in topraktan yaratılması da onun köken itibariyle topraktan yaratıldığı şeklinde anlaşılmalıdır.

Adem de dahil, bütün insanların, nutfeden yaratıldığı vurgulanmıştır: “Doğrusu biz insanı, imtihan etmek için karışık bir nutfeden yarattık da onu işitiri, görücü kıldık” (İnsan: 2). Râzî’nin de dediği gibi nutfeden yaratılmış olan bütün insanlar, gerçekte yine topraktan yaratılmaktadırlar. Çünkü sperm ve yumurta, besinlerden oluşur. Besinler ya hayvansal ya da bitkiseldir. Hayvansal ve bitkisel besinlerin de anası topraktır. Öyle ise insanların da diğer yaratıkların da yaratılışları yine toprağa bağlı olarak sürmektedir.

Adem’in topraktan yaratıldığını bildiren ayette, onun, birdenbire topraktan insan olduğu değil, orijininin toprağa dayandığı anlatılmaktadır. Yüce Allah, topraktan insan yaratmak istemiş, toprağı insan olmaya yöneltmek üzere ona, “Ol” demiştir. Fakat ayette bu emrin ardından “Kâne: Oldu” değil, süreklilik bildiren “Yekûnu: Oluyor, olmaya devam ediyor” denmesi çok anlamlıdır. Bu da toprağın, uzun bir süreç içinde insan haline geldiğini gösterir. Ayrıca toprağın insan olmasının da bir kere olmuş bitmiş değil, süregelen bir olgu olduğu ayetin ifadesinden anlaşılmaktadır.

Toprağın insan haline gelmesi, mucizevî bir olaydır. Demek ki ilk yaratılışında insanın aslı topraktır. Toprak birden değil, çeşitli aşamalardan geçirilerek insan haline getirilmiştir. Önce suyla karışan toprak, çamur olmuş, “Ben çamurdan bir beşer yaratacağım” (Sâd: 71), sonra suyla toprağın karışımı olan sahil çamuru, kala kala değişiklikler geçirmiş, kokuşmuş, vasfı değişmiş, ondan hücreler süzülmeye başlamış, “Biz insanı çamurdan bir sülâleden (süzmeden) yarattık” (Müminim: 12), insan olacak hücre, önce kendi kendine bölünerek üremiş, eşi kendisinden yaratılmış, “Sizi bir tek candan yarattı, ondan eşini yarattı” (Nisa: 1), daha sonra dişisiyle birleşmek suretiyle üreme düzeyine gelmiş ve erkekle dişinin birleşmesinden insanlar çoğalmaya başlamıştır, “O ikisinden birçok erkekler ve kadınlar yaratıp yeryüzüne yaydı” (Nisa: 1).

Bize göre bu ifade, ilk insandan halife düzeyine getirilmiş insan olan Adem’e kadar birçok insanların gelip geçtiğini, yani insanın evrimleşe evrimleşe arz meleklerinin boyun eğdiği mükemmel, halife insan Adem düzeyine ulaştığını gösterir. Müfessirler, ayetteki insan sözüyle Adem’in kastedildiğini söylerler. Alûsî’nin, aktarımına göre İmâmiyyeden Câmiu’l-ahbâr adlı eserin sahibi, bu kitabın beşinci bölümünde, “Atamız Adem’den önce, her biri arasında bin yıl bulunan otuz Adem gelip geçmiştir. Onlardan sonra elli bin yıl harap kalmış, sonra elli bin yeniden şenlenmiş, sonra atamız Adem yaratılmıştır” demiştir.

İbn Bâbveyh de, Kitâbu’t-Tevhîd’inde Ca’fer-i Sâdık’in, “Siz sanırsınız ki yüce Allah, atanız Adem’den başka insan yaratmamıştır. Hayır vallahi, bin kere bin (bir milyon) Adem yaratılmıştır. Siz o Ademlerin sonuncususunuz”; Muhammed Bakır’ın, “Bizim atamız olan Adem’den önce bin kere bin (bir milyon) yahut daha fazla Ademler gelip geçmiştir” dediği rivayet edilmiştir. Şeyh-i Ekber Muhyi’d-dîn ibn Arabi’nin Futûhatı’ndaki ifadesinden de Adem’den kırk bin yıl önce başka bir Adem’in yaşamış olduğu anlaşılmaktadır.

Bazı basit düşünceli kişiler, insanın evrimini kabul etmeyerek, “Allah’ın, Adem’i bir anda yaratmaya gücü yetmez mi ki bu kadar uzun zamanda yaratsın?” der ve evrim düşüncesini Kur’ân’a ve Allah’ın kudretine aykırı bulurlar. Düşünmezler ki Allah için zaman söz konusu değildir. O’na göre milyonlarca yılla bir an, birdir. Biz yaratıklara göre milyonlarca yıl süren olay, Allah için bir anda meydana gelmiştir. Çünkü sonlu varlıklar olan bizler, zamanı böler ve parça parça algılarız. Ama Allah, parçalan bütünleştirir. Çokluklar O’nda bir olur. Katreler denizde birleşir. Kesret, vahdete döner.

Allah’ı insanla karıştırmak, sınırsız kavramı sınırlı algılarla karşılaştırmak yanlış yargılara götürür. Kaldı ki birdenbire yaratıvermek basit bir şeydir. Ama ince planlar, yasalarla milyonlarca yıl içinde dünyadan süzüle süzüle meydana getirilmiş varlığın değeri büyüktür. Bundan dolayı Allah, insan için “Gerçekten biz, insanoğluna çok ikramda bulunduk, onu çok değerli, şerefli yaptık” (İsrâ: 70) buyurmak suretiyle insanın değerini belirtmiştir.

Kâinatın tamamı tekâmül kanununa göre yaratılmıştır. Kur’ân-ı Kerîm’in ifadesine göre üzerindeki canlıların anası olan şu dünya, dört ilahi günlük, yani dört büyük zamanlı evrim sürecinden geçirilerek bu şekle sokulmuştur. Canlıların zübdesi olan insan da çok derin bilgi, ince hesap ve planların sonucunda süzüle süzüle tabiat güçlerine hükmeden, dünyayı onaran, daima ilerleyen, kalkınan bir mükemmel varlık haline getirilmiştir.

Ama yine tekrarlayalım ki bu uzun süre bize ve bizim ölçülerimize göredir. Bize göre milyonlarca yılda yaratılmış olan insan, Allah’a göre bir anda yaratılmış demektir. Çünkü O’nun için bütün zaman bir andan ibarettir. Zamanın parçaları O’nun katında bütünleşir. Milyonlarca yıl, ân-ı vâhide’ye (tek ana) döner. Gerçeği Allah bilir.

Evrim Teorisi’ni Müslümanlar işlemiş ve geliştirmişlerdir. İlk defa Câhiz (Ö.255/868) göçlerin ve genel olarak çevrenin, kuşların hayatında yaptığı değişikliğe dikkati çekmiştir. Daha sonra Bîrûnî’nin çağdaşı İbn Miskeveyh (ö. 421/1030), el-Favzu’l-Asğar adlı eserinde bu evrim görüşüne daha belirgin bir şekil vermiştir:

“Yüksek âlemden inen nefs, yani ruh, çeşitli dünya varlıklarında kendini göstermiş ve tekâmül ederek insanlık mertebesine gelmiştir. Bu yüce hayat eserini kabul eden ilk varlık bitkidir. Aşağı düzeyinde bitki, tohumsuz ürer. Otlar gibi. Bunlar minerallerden, azıcık hareket yeteneğiyle ayrılırlar. Hayat eseri nefs, bitkilerde güçlenmeye devam eder, gelişir, tohumla üreyen bitkiler meydana gelir. Bunlardan sonra köklü, yapraklı ve meyveli ağaçlar türer.”

Bîrûnî’nin çağdaşı Ibn Miskeveyh’in “el-Favzu’l-Asğar” adlı eserindeki evrim görüşü şöyle devam ediyor: “Ağaçların ilk mertebesi dağlarda, çöllerde, adalarda kendi kendine bitenlerdir. Bunlar türlerini tohumla sürdürmekle beraber ağır hareketlidirler. Sonra zeytin, nar, elma, incir ve benzeri gibi güzel toprağa, tatlı suya, ılımlı havaya ihtiyacı olan ağaçlar ürer. Nihayet evrim, üzüm ve hurma ağacına varır. Bitki, hurmayla tekâmülün son sınırına varmıştır.

Hayvanla arasında çok benzerlik olan hurmanın erkeği, dişisi vardır. Meyve vermesi için hayvanlardaki birleşmeye benzer biçimde tozlanması gerekir. Kök ve damarlarından ayrı olarak hurmada temel bir organ daha vardır ki buna bir şey oldu mu hurma ölür. Bu organ, toprağın içindeki baştır. Bu baş, hayvan beyni gibi görev yapar. Bu, toprakta kaldıkça hurmanın hayaü sürer. Hurma, bitkinin son, hayvanın ise ilk derecesindedir.

Bundan sonra azıcık hareket yeteneğine sahip, köksüz yaşayabilir, yalnız dokunma duyusu bulunan hayvanlar meydana gelir. Irmak ve deniz kıyılarında bulunan sedef ve salyangoz gibi. Evrim devam eder, kurtlarda, kelebeklerde olduğu gibi duyu gücü artar.

Hayat eseri nefs, evrimle güçlenir, köstebek ve benzeri gibi dört duyu sahibi hayvanlara, oradan da karınca, an ve gözleri boncuğa benzeyen, göz kapaklan olmayan hayvanlara varır. Bunlarda henüz görme duyusu zayıftır. Daha sonra beş duyu sahibi hayvanlar türer. Bunlar da derece derecedir. Kimi aptaldır, hisleri cevval değildir; kimi zekidir, hisleri latiftir; eğitilebilir, emir ve yasağı kabul eder, sözden anlar. At ve doğan gibi.

Nihayet evrim insan sınırına yaklaşmıştır. Hayvanlık mertebesinin sonu, insanlık mertebesinin başında maymunlar ve benzeri hayvanlar vardır. Bunlarla insan arasında az bir mesafe kalmıştır. Burası atlanınca nefs, insan olur. Bu noktaya gelince nefsin boyu düzelir, azıcık ayırım gücü, bilgi kazanma yeteneği oluşur. Kutup bölgelerinde yaşayan bu ilkel insanlarla hayvanlar arasında büyük fark yoktur. Bunlardan hikmet sâdir olmaz, komşu uluslardan da bilgi öğrenmezler. Bu yüzden halleri bozuk, yararları azdır. Evrimleşen orta kuşaktaki insanlar, işte gördüğün bu zekâ, bilgi ve beceri düzeyine gelmişlerdir.”

Evrim Teorisi’nin kurucusu olan Darwin (1809-1882)’den çok önce Erzurumlu İbrahim Hakkı (1703-1772), Müslümanların geliştirdiği bu evrim tezini, ünlü Ma’rifetnâme’sinde özetlemiştir. Vahdet-i Vücûd sistemini bilgilerine temel yapan mutasavvıf filozofların görüşüne göre varlık, Hakk’ın isim ve sıfatlarının inişinden ve evrimleşerek insân-ı kâmil mertebesine dönüp tekrar Hakk’a yükselişinden ibarettir.

Erzurumlu İbrahim Hakkı özetle der ki: “Varın yok olması, yokun var olması mümkün değildir. Var daima var, yok da daima yoktur. Var, bir mertebeden diğer mertebeye, bir halden diğer hale geçebilir. Allah’ın emriyle felekler ve yıldızlar hareket edip dört unsur (eleman istihale – evrim) ile birbirine karışmış, unsurların izdivacından (karışımından) önce madenler, ondan bitkiler, hayvanlar vücuda gelmiş ve hayvan kemalini bulunca insan meydana gelmiştir. Madenlerle bitkiler arasında ara varlık mercandır; bitkilerle hayvanlar arasında ara varlık hurmadır; hayvanlarla insanlar arasında ara varlık maymundur. Zira cümle a’zâsı, kıl ve kuyruktan başka içi dışı insana benzer. Aracıların varlığının hikmeti şudur ki, her biri kendi mertebesinin aşağısından en yükseğine vasıl olup varlıklar mertebesi bir düzenle sıralanıp insan mertebesinde son bulur. Gaye, devr-ü zemânın tetimmesi, cihanın özü olan insanın meydana gelmesidir.”

Prof. Dr. Süleyman Ateş


İşlemler

Bilgi

Yorum yapın

Fill in your details below or click an icon to log in:

Gravatar
WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s




Follow

Get every new post delivered to your Inbox.