‘Kader’; ölçü, ilke, kural, düzen, takdir, ahenk demektir. Kur’an kader kelimesini hep bu anlamda kullanır. Ahzâb 38, kader ile sünnet beraberliğini ilginç bir biçimde kuruyor.
“Allah’ın kendisine farz kıldığı şeyde peygambere hiçbir vebal yoktur. Daha önce gelip geçmişlerde de Allah’ın yolu-yöntemi buydu. Allah’ın emri, belirlenmiş bir kaderdir/ölçüdür.”
Bu ayette üç tâbir, çok önemli ve dikkat çekicidir:
1. Allah’ın kendisine farz kıldığı,
2. Allah’ın sünneti, (tarzı, tavrı)
3. Allah’ın kaderi.
Allah’ın kendisine farz (değişmez yasa, kural) kıldığı şey, Allah’ın sünneti (tabiat kanunları) ve kader yani değişmez ölçüler veya ölçülendirmelerdir. Ahzâb 38 bu iç kavramın, Kur’an açısından aynı anlamı taşıdığını son derece açık bir biçimde ortaya koymaktadır.
Elimizdeki geleneksel akait kitaplarındaki kader anlayışının Kur’an’daki kader kavramıyla bir ilgisi yoktur. O kitaplar yoluyla asırlardır taşınan ve bizlere öğretilen kader, Bakara 104. ayetin tam tersine giden, sürüleşmiş bir toplum yaratmak isteyen saltanat odaklarının kitleyi uyuşturmak için oluşturdukları Kur’an dışı bir anlayıştır. Bu anlayışla Müslüman kitlelerin getirilmek istendiği yerin ne olduğunu, İslam’ın temel kabulleri gibi benimsettirilen ‘ilkeler’den seçtiğimiz şu birkaç örnek çok iyi göstermektedir:
1. Devlet başkanı, ahlaksızlık da zulüm de işlese azledilemez.
2. Sapık ve zalim bir imamın peşine de olsa namazı cemaatle kılın.
3. Dünya, müminin cehennemi, kâfirin cennetidir.
4. Her insanın cennetlik veya cehennemlik olacağı, varlıklar âlemi yaratılmadan çok önce belirlenmiştir.
İnanç manifestosunun içine sokulan bu Kur’an dışı hezeyanların tümü Emevî yalanıdır. Kur’an bu Emevî yalanlarından münezzehtir.
Bu noktaya getirilmiş kitlelerin yarınlara ümitle bakabilmelerinin biricik koşulu, ‘gelecek bir kurtarıcı mehdî’ beklemektir. Çünkü bu kitlelerin ‘gerekeni yapma’ azim ve iradeleri felce uğratılmıştır; onlar ancak göklerden gelecek olanı bekleyebilirler.
Kur’an’da, bu şekliyle bir kader kavram ı olmadığı gibi, ‘kadere iman’ diye bir tâbir de yoktur. Bu gerçek, İslam ilahiyatının dahi bilgini Prof. Dr. Hüseyin Atay tarafından 1960 yılında yayınlanan ‘Kur’an’da İman Esasları’ adlı doktora teziyle ortaya konmuştu. Bu, Türk-İslam ilahiyat tarihinde ilk kez ortaya atılan bir tezdi. Prof. Atay bu tezi yüzünden, Ehlisünnet akidesini bozmakla suçlandı.
Oysaki Müslüman-Türk kitlelerinden saklanan bu gerçek, Hüseyin Atay’dan asırlarca önce yaşamış İslam İlahiyat bilginlerince dile getirilmiştir.
Ehlisünnet inancının temel kitaplarından bazılarını yazmış bulunan ünlü Matürîdî kelamcısı Ebu’l-Mu’în en-Nesefî (ölm. 508/1115), Tabsıratü’l-Edille adlı eserinde, kader konusunda Hüseyin Atay’ın söylediğinin aynısını söylüyor. Atay’dan 850 yıl önce. Nesefî, anılan eserinde imanın şartları konusunda şöyle diyor:
“İman esaslarına gelince bunlar 5 tanedir: 1. Allah’a, 2. Meleklere, 3. Kitaplara, 4. Peygamberlere, 5. Ahirete iman. Aynen bunun gibi ibadetler de 5’e ayrılır…” (Nesefî’nin Tabsıra’sından naklen Atay; Kur’an’da İman Esasları, 146)
Nesefî burada iki Kur’andışılığı aynı anda düzeltmiştir:
1. Kur’an’ın gösterdiği iman esasları içinde kadere iman diye bir şey yoktur,
2. Geleneksel kabullerin ‘İslam’ın Şartları’ diye öne çıkardığı beş kavram İslam’ın şartı değil, İslam’daki temel ibadetlerdir. İslam’ın şartları Kur’an’ın bütün hükümleridir.
‘Kadere iman’ tâbiri, İslam inançlarının içine, bir hadise, daha doğrusu hadis diye ortalıkta dolaştırılan bir söze dayanılarak dokulmuştur. Oysaki o söz, bugünkü kader anlayışını savunanların deyimiyle bir ‘haber-i vâhit’tir, yani Peygamberimizden bir tek kişinin rivayetidir. Ve hadisçilerin de kabul ettikleri bir kurala göre, haber-i vâhit imanla ilgili konularda delil olmaz. (Bu konuda ayrıntılar için bk. Atay; a.g.e. 133-146)
Haber-i vâhidin, iman konusunda delil olamayacağını, iman konusunda delil olacak bir rivayetin mütevâtır (tarihsel açıdan gerçekliği kesin) olması gerektiğini söylemişlerdir ama, kendi anlayışlarına uygun yerlerde haberi vâhidi delil saymışlardır. Haberi vâhidin, bırakın iman alanını, ibadet alanında kanıt olduğu bile tartışmalıdır. (Gazâlî; el-Müstasfa, 1/440-444)
Haberi vâhit, ukûbatta (ceza alanında) da delil olmaz kuralı esastır ama bu ilkeyi de belki yüzlerce kez çiğnemişlerdir.
Kader sözcüğü, Kur’an’da 11 yerde geçmekte ve tümünde ‘ölçü’ anlamında kullanılmaktadır. Türkçe’deki ‘miktar’ (Arapça özgün şekliyle mikdar) sözcüğü de ölçü anlamındadır ve kader kökündendir. Allah her şeyi bir ölçüye göre yapıp yönetmektedir. Platon’un güzel deyimiyle “Tanrı hep geometri kullanmaktadır.” Her şeyin hazinesi onun katındadır ve O, o hazineden her şeyi belli bir ölçü içinde indirmektedir. (Hicr, 21) Su gökten ölçüyle iner (Müminûn, 18; Zühruf, 11); inen suyun yeryüzünde vadilerde dolaşması bile ölçüyledir. (Ra’d, 17) Topraktan pınarlar fışkırması, fışkıran suların birleşmeleri yine belli bir ölçüye göredir. (Kamer, 12)
Tüm bu ölçüye bağlılıklar, kader kelimesi veya türevleri kullanılarak ifade edilmiştir. Ve bu ifadelerle önümüze konan kader kavramının temel amacı, insanın fiillerinin belirlenmiş olduğunu değil, varlık ve oluşta rastlantının bulunmadığını göstermektir.
Kur’an, kader kavramıyla ‘sünetullah’ da denen tabiat kanunlarını kastetmektedir.
Bu kullanım, şu ayetlerde herkesin anlayabileceği açıklıktadır: Ra’d, 8, 17; Hicr, 21; Müminûn, 18; Ahzâb, 38; Şûra, 27; Zühruf, 11; Kamer, 49; Talak, 3; Mürselât 22.
Ahzâb 38. ayette hem kader sözcüğü, hem de sünnetullah (Allah’ın tavrı-tarzı) tamlaması kullanılarak Tanrı’nın varlığa koyduğu yasaların değişmezliği gösterilmiştir. Bu ayette, ayrıca, kader ile sünnetullah kavramlarının eşanlamlı olduklarına da dikkat çekilmiştir. Sünnetullahın değişme ve bozulmaya asla uğramayacağı birçok ayette, pekiştirilmiş ifadelerle verilmiştir. (İsra, 77; Ahzâb, 62; Fâtır, 43; Fetih, 23)
Kader kökünden gelen ve ölçüye bağlamak anlamında olan ‘takdir’ sözcüğü de tabiat kanunları, değişmez ölçüler, yani sünnetullah anlamında kullanılmıştır. Bu kullanıma göre, Ay ve Güneş’in belirlenmiş ölçülere göre seyretmeleri, göklerin düzenlenmesi, kısacası her türlü iş ve oluşun, her türlü yaratılış ve yaratışın seyri Allah’ın takdiridir. (En’am, 95; Furkan, 2; Yâsin, 38; Fussilet, 12)
Kur’andaki kaderin anlamı budur. Ve bu anlamda bir kaderin değişmezliği, Allah’ın tabiata, varlığa koyduğu yasaların değişmezliğidir ki, Kur’an bunu açıkça ve defalarca iafede etmiştir. Bu değişmezlerin insanın fiilleriyle, iradesi ve özgürlüğü ile bir ilgisi yoktur. Oradaki değişmezlik, kanunların Yaratıcı tarafından koyulmasıdır; insan fiillerinin Yaratıcı tarafından önceden belirlenmesi değildir.
Biz, varlığın evrenin yönetimine, iş ve oluşa, ontolojik yapıya ilişkin kanunlar koyamayız; bizim böyle bir yetkimiz yoktur. Ama biz, kendi fiillerimiz, yönetimimizle ilgili kanunlar koyarız ve koymalıyız.
Kuran’daki kader, İbn Teymiye’nin deyimiyle, yaratılışla ilgili ontolojik bir kavramdır; din ve davranışla ilgili bir kavram değil. (İbn Teymiye; el-Furkan, 98-99) Yine İbn Teymiye’nin ifadesiyle kader, Allah’ın yaratış ve dileyişiyle ilgili bir kavramdır, buyrukları ve hoşnutluğu ile ilgili bir kavram değil. (İbn Teymiye a.g.e 109-110)
Biz bu ayrımı, bir satranç benzetmesiyle anlatıyoruz: Satrancı, varlık ve oluşun seyri olarak alıyor ve diyoruz ki, satrancın nasıl oynanacağına ilişkin kuralları Allah koyar. Bizim orada kural koyma yetkimiz yoktur. Allah, satrancın galip veya mağlubunu önceden belirlemez, ilan etmez. Ama Allah, ezel ve ebedi kuşatan ilmiyle satrancın galip ve mağlubunu bilir ama beceriksiz oynayanın yenilgisinin sebebi O’nun bilmesi değildir.
Allah’ın bilmesi, O’nun tanrılığının bir gereği olduğu gibi, sonuçları belirlememesi de tanrılığının bir gereğidir. Fiillerimizin sonuçlarını bilmekle kalmayıp aynı zamanda belirlerse bu bizi sorumlu tutmamasını gerektirir. Hem belirler hem sorumlu tutarsa bu zulüm olur. Oysaki Allah zulümden arınmıştır.
Yaşar Nuri Öztürk
Kur’an Açısından Küresel Felaketler, Yeni Boyut, Syf 36-41
Bu yazıda imanın şartları anlatırlırken bir amentü duasına bakılsın orada vel yevmil ahiri ve bil KADERİ minellahü teala diye geçiyor oradaki kader kelimesi nedne atlanıyor bu yazıda
Remzi Bey, Merhaba.
Bahsettiğiniz dua Kuranda geçmiyor. Bu yazı Kuran referans alınarak kaleme alınmış bir yazıdır.
duanın kur’an’da geçip geçmediğini bilmiyorum ama kur’an’da geçmemesi uydurulmuş olduğunu mu gösterir ? Yanlış anlamayın sadece kafamdaki soru işaretlerini dağıtmaya çalışıyorum
)
Uydurulup uydurulmadığını anlamak için çeşitli yöntemler islam fıkıhında uygulanabilir. Doğrudan uydurulmuştur diyemem. Fakat, bence bir müslüman bütün kaynakları Kuran’a referans olarak almalıdır. Bir yazının uygunluğunu önce Kuran’a vurararak kendi aklımızla beraber bir sentez yapılabileceği kanaatindeyim. Kafanızdaki sorular hepimizin kafasına mevcut
bütün bir ömür bile sürebilir o soruların cevaplarını aramak. Kuranı birinci referans alarak, Kuranın sık sık bahsettiği şekilde “tedebbür” ederek okuyalım. Yani sürekli aklımızıda devreye sokarak. Birde bu yazıyla beraber yazıda değerli hocanın bahsettiği Prof. Dr. Hüseyin Atay’ın “Kuran’da İman Esasları” adlı kitabından alıntıladığım “Kader Meselesi” adlı makaleyi okuyabilirsiniz.