Bu kadar borçla ‘iyi’ olamayız !

27 06 2010

İktisat sadece iktisat değildir!
Rakamlar, oranlar, istatistiksel veriler, kaynaklar, ihtiyaçlar ve arzu tahminleri…
Bu kadar mı yani?
Bize hep gösterilmeye çalışıldığı gibi “aldım, verdim, ben seni yendim” midir iktisat? Belki. Ama nasıl?
Evin, ülkenin, dünyanın geçim derdine dair bilgi ve yöntemden ibaret midir? Hayır.
İktisat muazzam bir sosyolojinin parçasıdır.
Ve Sabri Ülgener hocanın anısını selamlayarak vurgulamalıyım ki, iktisadın baştan ayağa manevi ve ahlaki boyutu vardır…
Vicdanlarımızı lekeler, hayallerimizi süsler, umutlarımızı törpüler…
Uzun hikâyedir.

Yazının devamını oku »





Dıral Dede’nin Düdüğü / Barış Manço

27 06 2010


Sözler:

Hele destur! Maş’allah bu ne bolluk böyle
Hele destur! Helalinden kazandıysan söyle
Hele destur! Gözümüz yok Allah daha çok versin
Ama paylaş, gel beni dinle, paylaşırsan sevaba girersin

Yazının devamını oku »





Allah ‘Eşitliği’ takdir etti

26 06 2010

Kur’an’da bir ayet var, yazının başlığı oradan aldım.

Mevcut meallere bakılırsa, bu tür konuların çoğunda olduğu gibi “sinirleri  alınmış” ayetlerden birisi ile daha karşı karşıya olduğumuz görülüyor.

“Eşitlik” kavramına duyulan antipati nedeniyle türlü teviller yapılarak anlaşılmaz hale sokulmuş.

Bakın ne diyor ayet: “Yeryüzünde sabit dağlar varetti. Orasını bereketlendirdi. Orada dört mevsim güç/kuvvet kaynaklarını (egvâtuhâ), isteyenler/ihtiyaç sahipleri eşit olarak yararlansın diye (sevâen li’s-sâilîn) takdir etti.” (Fussilet; 41/10).

Ayette geçen “isteyenler için eşitçe” (sevâen li’s-sâilîn) ifadesi “eşitliğin” bir Kur’an kavramı olduğunun apaçık delilidir. Sadece burada değil; başka yerlerde de özellikle “rızık” söz konusu olduğunda “eşitlik” kavramının dikkat çekici bir şekilde vurgulandığını görüyoruz. (bk. Nahl; 71).

Yazının devamını oku »





Durup dinlemeli bütün sesleri !

22 06 2010

Akşamüstü iş çıkışı saati…
Yağmurun sabahtan beri şehrin canını yakan şiddeti dinmiş. Nem yüklü bulutlar gökdelenlerin tepesini örtmüş, öylece duruyorlar.
Trafikte bezmişim, yorulmuşum, uykuya dalmanın eşiğindeyim.
Yine de içimden hemen eve gitmek gelmiyor.
Bir çay bahçesi çekiyor canım.
Buluyorum. Çevresi ıslak masa ve sandalyelerle dolu çınarın altına ilerliyorum.
Garson durduruyor beni. “Ne olur ne olmaz abi” deyip tentenin altını gösteriyor.
Nitekim oturmamla yağmurun tekrar başlaması bir oluyor. Ama bu sefer öyle uysal yağıyor ki!
Tenteye vuran damlaların sesine takılıveriyorum.
Kaç gündür, varlığım kocaman bir yara sanki…
Acıyor, kaşınıyor…
Ve işte yağmur damlalarının tıkırtısı bir merheme dönüşüveriyor, bana ilaç gibi geliyor!

Yazının devamını oku »





Tek Toplum

21 06 2010

Geleneksel “kast sistemi” ile yeryüzünde en katı “sınıflı toplum” yapısını oluşturan Hindistan’da dört bin kadar tanrı olması acaba tesadüf mü?

Tesadüf değil, çünkü “çok tanrılılık” ile “çok sınıflılık” arasında kopmaz bir bağ var.

Biri diğerinin ifadesinden başka bir şey değil.

Bu durumda, “Cahiliye döneminde 360 put vardı” demek, her kabilenin üç-dört (bazen sekiz-on) putu/totemi olduğu için en az 60-70 kabile (sınıf/kast) vardı demektir.

İşte bu kabile sistemi, Hind kast sisteminin 7. yüzyıl Arabistan’ındaki ifadesiydi.

Bu durumda bir toplumu soy, sop, dil, ırk, renk, kavmiyet, milliyet, mülkiyet hatta cinsiyet bakımından kabilelere (sınıflara/kastlara) bölüp parçaladığınız ve bunlar üzerinden hegomonyalar ürettiğiniz zaman “şirk” koşmuş oluyorsunuz.

Halbuki halklar (şuûb) ve kabileler (kabâil) hegomonya ve üstünlük taslamak için değil; kendini ötekinde açma ve geliştirme (teârüf) ve hayırlarda yarış için vardır.

Yazının devamını oku »








Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.